Canakkale Forum ST Şehitler Diyarı 18 Mart Çanakkale 17



Sitemize Kayıt Olmanız 2 Dk'nızı Almaz! Lütfen Sitemize Kayıt Olun ve Üye Olmanın Faydalarından Sizde Yararlanın!

Canakkale Forum ST Şehitler Diyarı 18 Mart Çanakkale 17

Çanakkale Savaşlari, Çanakkale Haberleri, Çanakkale Resimleri, Çanakkale Videoları, Çanakkale Bilgiler, Çanakkalede Turizm, Canakkale İlçeleri, Rehberlik

Değerli Dostlar Tarihe Adını Kazımış Olan Çanakkalemizi Tanıtmak İçin Kurduğumuz Bu Siteye Hoşgeldiniz...
Sitemizden Yararlanabilmek için lütfen Üye Olunuz.. Sitemizde Emeklerin boşa Gitmemesi Açısından Gizli Mesaj Uygulaması Yapılmaktadır..
Moderatör Olmak İsteyen Arkadaşlar Başvuru Yapmak İçin Burayı Tıklayabilirsiniz

Giriş yap

Şifremi unuttum

Arama Motoru

Özel Arama

Anket

Sitemizi Nerden Buldunuz?
67% 67% [ 4 ]
0% 0% [ 0 ]
0% 0% [ 0 ]
0% 0% [ 0 ]
33% 33% [ 2 ]
0% 0% [ 0 ]
0% 0% [ 0 ]

Toplam Oylar : 6

Tarihte Bugün


Tarihte Bugün v.7.0

Istatistikler

Kullanıcılarımız toplam 1370 mesaj attılar bunda 1059 konu

Toplam 174 kayıtlı kullanıcımız var

Son kaydolan kullanıcımız: ömer.1905

Haftanın en aktif yollayıcıları

Facebookta Paylaş

(( Canakkale Forum ST ))

Hava Durumu

CANAKKALE

RSS akısı


Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 

Anahtar-kelime


    İttihatçıların İktidar Sorunu

    Paylaş
    avatar
    ÇaNaKKaLeLi
    WeBMaSTeR
    WeBMaSTeR

    Erkek
    Kova
    Ejderha
    Mesaj Sayısı : 1089
    Doğum tarihi : 17/02/88
    Yaş : 30
    Nerden : Çanakkale
    İş/Hobiler : Öğrenci
    Lakap : Acar
    Tecrübe Puanı : 2579
    Rep Puanı : 14
    Kayıt tarihi : 25/09/08
    Takımınız :
    Ruh Haliniz :


    default İttihatçıların İktidar Sorunu

    Mesaj tarafından ÇaNaKKaLeLi Bir Perş. Şub. 04, 2010 12:54 am

    23-24 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi İttihat ve Terakki Cemiyeti için beklenmedik bir başarıydı. Ancak Padişahın ani olarak direnmekten vazgeçip teslim olmaya karar vermesi, gerek ülkeyi gerekse yönetici kadroyu büyük bir kargaşalığa düşürmüştü. Hükümetin saygınlığı kaybolmuş, bürokrasi hemen hemen tümüyle çalışamaz hale gelmişti. İhtilâl, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Avrupa’daki çeşitli milliyetçi grupların ortak çabasının sonucu olduğundan, Padişahın Anayasayı yeniden yürürlüğe koyması gerek İstanbul’da ve gerekse taşrada imparatorluğun uzun geçmişinde benzeri olmayan kitle gösterilerine neden olmuştu. Her tarafta çeşitli din ve ırklara mensup Osmanlı unsurları sokaklarda kucaklaşıp sonsuza dek sürecek kardeşlik yeminleri ediyorlardı. Özgürlüğün ne anlam taşıdığını tam anlamıyla kavrayamayan halk çoğunluğu, ortaya çıkan otorite boşluğu içinde, uzun süredir uğradığı haksızlıkların nedeni olarak gördükleri yönetici ve memurlara saldırıyorlardı. Konya ve Bursa’da Abdülhamid’in hafiyeleri hapsedilmekte, kovulmakta; rüşvetçi, ehliyetsiz memurların listeleri valilere sunularak işten atılmaları istenmekteydi. Aydın’da halk hapishaneye saldırarak tüm mahkum ve tutukluları serbest bırakmıştı.
    Bu durumda, kısa bir süre içinde bir otorite kurulmazsa ülkenin anarşiye sürüklenmesi olasılığı hayli büyüktü. Yeterli otorite ve saygınlığa sahip biricik unsur ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’ydi. Cemiyet ise ilk günlerde doğrudan yönetime el koyacak gücü kendisinde göremediğinden iktidarı perde arkasından denetlemekle yetinmişti. Sarayın denetiminden çıkan hükümet ise Babıâlî’nin eski yöneticilerinin eline bırakılmıştı. 22 Temmuz’da kurulan, ihtilal öncesi Ferid Paşa hükümetinin benzeri olan Sait Paşa hükümeti ise iki ateş arasında kalmıştı. Anarşik çoğulculuğun simgesi olan sivil, asker ve mektepli halk gösterileri, memurları, mutasarrıfları hatta valileri yerlerinden kovmalar tırmanıyordu. Diğer yandan Rumeli’den gelen İttihat ve Terakki temsilcileri ise hükümeti yetersiz bulmaktaydı. Eleştirilere dayanamayan hükümet 31 Temmuz’da istifasını vermiş, yine Sait Paşa tarafından kurulan yeni kabine de ancak beş gün dayanabilmişti. Çünkü Padişah’ın kabineyi atama iradesinde yer alan, Harbiye ve Bahriye Nazırlarının Padişahca belirleneceği görüşü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sert eleştirilerine yol açmıştı. Sait Paşa’nın İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından istifaya zorlanması üzerine görev, Abdülhamid döneminin diğer liberal eğilimli görünen sadrazamı Kamil Paşa’ya verilmişti (5 Ağustos 1908).
    İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin ilk yılları İmparatorluğun birliği için umutların giderek tükendiği zamanlardır. Ülkede etnik karışıklıklar ve sarsıntılar vardır. 5 Ekim 1908’de Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir prenslik olan Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiştir. Ertesi gün, 6 Ekim’de Avusturya-Macaristan hükümeti, Berlin Kongresi’nde yönetilmek üzere kendisine verilen, bununla birlikte hukuken Osmanlı egemenliği altında sayılan Bosna-Hersek’i işgal edecekti. Yine 6 Ekim’de; hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı görünen, ancak Yunan olağanüstü komiseri yönetiminde ve İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rus askerlerinin işgali altında bulunan Girit’in Rumları adanın Yunanistan’a katıldığını duyurmuşlardı.
    Hükümet ise bütün bu olup bittileri bir savaşı göze alamadığından ufak ödünlerle yetinerek kabullenmek zorunda kalmıştır. Aslında Osmanlı Devleti eylemsel olarak fazla kayba uğramış değildi. Fakat meşrutiyeti bütün sorunların çözümü olarak görenlerin düş kırıklığı büyük oldu.
    Diğer yandan yeni rejimin karşıtları bu zayıf durumdan yararlanmaya kalkışmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti ise Avusturya mallarına boykot ve ateşli protesto mitingleri düzenleyerek kamuoyunun tepkisini yönlendirmeye çalışmıştır.
    Meşruti rejimin karşılaştığı sorunlar bunlarla bitmemiştir. Doğu Anadolu’da Milli Aşireti’nin ayaklanması, Arnavutluk’ta kıpırdanmalar ve Arap bölgelerinde isyanlar vardır.
    Yeni rejimin ilk ayları aynı zamanda iç politika olaylarıyla yüklüdür. Bir anda ortaya çıkan Meşrutiyet basının bir kısmı Kamil Paşa kabinesi ile çatışma halindeydi. Meşrutiyet rejimine karşı gerici ve feodal nitelikli, 31 Mart’ın provaları olarak değerlendirilebilecek tepkiler görülmekteydi.
    17 Aralık 1908’de meclis yeniden açıldı. Yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası büyük bir başarı sağlamıştı. Meclis-i Mebusan’da görünürde İttihatçılar çoğunluluktaydı. Fakat İttihat ve Terakki örgütün henüz taşrada yeterince güçlü olmadığı için seçilenler daha çok yerel unsurların temsilcileriydi. Üstelik bu meclis etnik ve dinsel olarak türdeş bir yapıda değildi. Bu dönemin ilk meclisinde iki dereceli seçimle 156’sı Türk, 56,sı Arap,25’i Arnavut, 21’i Rum, 11’i Ermeni 4’ü Musevi, 4’ü Bulgar, 1’i Ulah olmak üzere 181 temsilci gönderilmişti. Bu çokulusluluk 1918’e değin Meclis’te sürmüştür.
    Ne var ki dış politikadaki başarısızlıkları kullanan ve İslamcı Abdülhamid rejiminin sona ermesinden hoşlanmayan meşrutiyet karşıtları bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. İstanbul’daki Avcı Taburları’nın 13 Nisan 1909’da başlattıkları isyan sırasında pek çok İttihatçı öldürüldü. II.Abdülhamit olayları önleyemedi.
    Bunun üzerine Mahmut Şevket Paşa komutasındaki ordu Selanik’ten yola çıktı. Harekat Ordusu adı verilen bu ordunun kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekat Ordusu, kısa sürede duruma hâkim olarak isyanı bastırdı. İsyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit, şeyhülislâmdan alınan fetva ile meclis tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi V. Mehmet Reşat yerine getirildi. V.Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde inisiyatifi İttihatçı hükümete bırakmıştı. Yeni iktidar zamanında da felâketler birbirini izledi.
    Başkentteki 31 Mart İsyanı ve Padişah değişikliği orduyu yönetim üzerinde daha etkili bir konuma getirmişti. İsyan sonrasında, Anayasanın bazı kuralları değiştirilerek, demokratikleşme yönünde önemli adımlar atıldı. Bu değişikler sonucunda, Osmanlı Devleti gerçek bir meşruti monarşi haline geldi. Padişahın yetkileri büyük ölçüde sınırlandırıldı. Meclisin yetkileri genişletilerek, ülke yönetimindeki etkinliği arttırıldı. Fakat bu değişikliklerden İttihatçılar kısa bir süre sonra vazgeçmek zorunda kalacaklardır.
    Yeni rejim mucizeler yaratamadığı için, İmparatorluk’ta yaşayan çeşitli cemaatler arasındaki ilişkiler de kötüye gitmektedir. Ermeni Taşnaklar Doğu Anadolu’da yeni bir terör hareketi başlatarak Avrupa’nın ilgisini çekmeye çalışıyorlardı. Makedonya’daki Yunan çetecileri de benzer eylemler içindeydi. Kısa bir süre önce parlamentonun kullanımına verilen Çırağan Sarayı elektrik kontağı sonucunda yandığı halde (Ocak 1910) İstanbullular bunu kundakçıların eylemi olarak görüyorlardı. Meclis’deki Rum temsilcilerinin Rum subay ve memurlarının sayılarının arttırılmasını istemeleri durumu daha da karıştırmıştı.
    Bir başka huzursuzluk kaynağı da Arnavutluk’tu. Gerçi Osmanlı Devleti’nde aşiret hayatının yaşandığı bölgelerde -Arnavutluk, Doğu ve Güney Doğu Anadolu, Hicaz, Yemen vs. gibi- isyanların çıkması sıradan olaylar haline gelmişti. Üstelik yeni rejimle birlikte bu isyanların artması dahi beklenebilirdi. Zira, o güne değin mutlakiyet hükümetleri buralarda”idare-i maslahat” politikasıyla vergi ve askerlik ile ilgili yasaları ya gevşek uygulamışlar yada hiç uygulamamışlar, bölgenin derebeylerini çeşitli yollardan elde ederek güvenliği sağlamaya çalışmışlardı. Bu ise İttihat ve Terakki’nin çağdaş bir yönetim politikası anlayışına uygun görünmüyordu.
    1910 ve 1911’de sık sık çıkan isyanlar görülmektedir. Birincisi Arnavutluk’ta patlak vermiştir. Gerek hükümetin yeni ve şer’i bulunmayan vergileri yüzünden ve gerekse güçlenen Arnavut milliyetçiliğinin kışkırtmalarıyla Nisan 1910’da Kosova Vilayeti’nde; Priştine ve Volçetrin’de isyanlar çıkmıştır. Mart 1911’de bunu “Malisörler” olarak adlandırılan Katolik Arnavutların isyanı izlemiştir. Hükümet ilkinde sert yöntemlerle isyanı bastırmış ve silah toplama harekatına başlamıştır. İkincisinde ise Karadağ ve İtalya’nın devreye girmesi üzerine Malisörlere; 2 yıl vergiden bağışlanma ve silah taşıma izninin verilmesi gibi ödünler vermek zorunda kalmıştı.
    İkinci önemli isyan da Suriye’nin güneyinde, Havran’da Dürzi’lerin 1910’da başlattıkları isyandı. Üçüncü isyanın Yemen ve Asir’de 1911 yılında başladığı anlaşılıyor. Erkan-ı Harbiye Reisi Ahmet İzzet Paşa’nın başında bulunduğu ordu birlikleri isyanı bastırmaya çalışmıştı. En sonunda 13 Ekim 1911’de Yemen imamı Yahya ile; Zeydilere, Malisörlere verilen ödünlerin de üstünde özerklik sayılabilecek haklar verilerek ulaşıldı.
    Bu iç isyanları dış bunalımlar izlemiştir. Bu bunalımların önemlilerinden biri, 29 Eylül 1911’de İtalya’nın Trablusgarb’a saldırmasıyla başlayan savaştı.


      Forum Saati Ptsi Ağus. 20, 2018 11:25 am